|
Bugün uzun saatler çalışan ve aldıkları az parayla geçinmeye çalışan öğretmenlerin bir zamanlar el üstünde tutulduğunu biliyor musunuz? Evet, doğru duydunuz. Bugün 143 saat çalıştığı zaman ancak 1300 YTL’lik bir buzdolabı alabilen öğretmenler, cumhuriyet’in ilk yıllarında maaş olarak 20 altın lira alıyorlardı. Okul müdürüne ise 25 altın veriliyordu. Yani bugünün parası ile 3 bin YTL alıyorlardı.
Cumhuriyet ilan edilirken Türkiye’nin 10 bin 238 ilkokul, 1054 ortaokul ve 838 lise öğretmeni vardı. Bugün Türkiye 600 bini aşkın dev bir eğitim ordusuna sahip.
Türkiye’nin ilköğretimde 65 bin, ortaöğretimde ise 15 bin 559 öğretmen açığı var.
|
|
|
24 Kasım Öğretmenler Günü… Biz de dergi olarak özel bir dosya hazırladık. 24 Kasım’ın bürokratik dili yok bu dosyada. Yani bu mesleğin önemine, öğretmenin kıymetine ilişkin çokta fazla cümle bulamayacaksınız; ama öğretmenlere yakışır bir hayat özlemini bulacaksınız. Çünkü büyük bir aşkla mesleklerini yapan Atatürk’ün irfan ordusu çok çalışıyor ama zor geçiniyor.
ATATÜRK’ÜN İRFAN ORDUSU
ÇOK ÇALIŞIYOR AZ KAZANIYOR
Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘irfan ordusu’ benzetmesi yaptığı öğretmenler, ekonomik ve sosyal pek çok sorunun kıskacında. Diğer ülkelerdeki meslektaşlarından daha çok çalışan ancak daha az para kazanan Türk öğretmenler, kendilerine ve mesleklerine gerekli önemin verilmemesinden şikayetçi. “Türkiye’nin geleceğini yetiştiriyoruz ve geçim kaygısı yaşarken ne kadar verimli olabiliriz ki!” diyen, ancak mesleklerine büyük bir aşkla bağlı olan öğretmenler, 1300 YTL’lik bir buzdolabını alabilmek için 143 saat, 150 YTL’lik kışlık bir ayakkabıyı almak için ise 16.5 saat çalışmak zorundalar. OECD ortalamasından her yıl 170 saat daha fazla çalışan Türk öğretmenler, aynı zamanda en az maaş alan ülke eğitimcileri unvanının da sahibi.
143 saat çalış buzdolabı al
Eğitim-Sen’in “OECD 2008: Bir Bakışta Eğitim” başlıklı raporu, öğretmen maaşının ortalama 1300 YTL olduğu Türkiye’de, eğitimcilerin yaşadığı sorunları gözler önüne serdi. Türkiye’deki öğretmenlerin durumunu diğer ülke eğitimcileri ile karşılaştırmalı olarak gösteren raporun en çarpıcı bölümü kuşkusuz öğretmenlerin alım gücünü ortaya koyan bölüm oluşturuyor. Çünkü rapordaki bilgilere göre, ilköğretimde göreve yeni başlamış bir öğretmenin 1300 YTL ya da 1000 Dolar tutarındaki bir buzdolabını satın alabilmesi için Avusturya’da 64.5, İspanya’da 43, Yunanistan’da 67, Portekiz’de 71 saat çalışırken Türkiye’de 143 saat çalışması gerekiyor. Yine 150 YTL ya da 115 Dolar tutarında bir kışlık ayakkabı satın alabilmek için göreve yeni başlamış öğretmen, İspanya ve İskoçya’da 5, Yunanistan’da 8, Portekiz’de 8, Türkiye’de ise 16.5 saat çalışmak zorunda kalıyor.
Raporda aynı ürünler için en üst kademedeki ilköğretim okulu öğretmeninin kaç saat çalışması gerektiği de gözler önüne seriliyor. Buna göre, 1300 YTL tutarındaki bir buzdolabını satın alabilmesi için bu kademedeki bir öğretmenin Avusturya’da 32, İspanya’da 30, Yunanistan’da 45, Portekiz’de 28 saat çalışması gerekirken Türkiye’de 118 saat çalışması lazım. Yine 150 YTL tutarında bir kışlık ayakkabı satın alabilmek için öğretmenin İspanya’da 3.5, İskoçya’da 3, Yunanistan’da 5, Portekiz’de 3, Türkiye’de ise 13.5 saat çalışması gerekiyor. 550 YTL ya da 420 Dolar fiyatındaki bir takım elbise için ise, Avusturya’da en üst derece ilköğretim okulu öğretmeninin 13.5, Çek Cumhuriyeti’nde 24, Yunanistan’da 19 saat çalışması gerekirken, bu Türkiye’de 49.5 saat, yani neredeyse 50 saati buluyor
En çalışkan öğretmenler Türkiye’de
Raporda öğretmenlerin yıllık çalışma saatleri de önemli bir yer tutuyor. Buna göre OECD üyesi ülkeler içinde Türkiye, Macaristan ve Japonya ile birlikte en fazla çalışma saatine sahip. OECD verilerine göre, 2008 yılında Türkiye’de bir öğretmen ortalama 1832 saat çalışırken, İspanya’da 1425, Portekiz’de 1440, Çek Cumhuriyeti’nde 1652 saat çalışılıyor. Türkiye’nin de üyesi olduğu 35 üyeli OECD’nin çalışma saati ortalaması 1662. Bu durum Türkiye’deki öğretmenlerin, OECD ortalamasından her yıl 170 saat daha fazla çalıştığını ortaya koyuyor.
En az ücret Türkiye’de
1800’leri aşan çalışma saatlerine rağmen Türkiye, OECD ülkeleri arasında öğretmenlerine en az parayı veren ikinci ülke durumunda bulunuyor. Diğer ülke Macaristan. OECD’nin istatistiklerine göre, yeni göreve başlamış bir ilkokul öğretmeni Avusturya’da 27.649 dolar, Çek Cumhuriyeti’nde 18.591 dolar, İspanya’da 33.024 dolar, Fransa’da 23.317 dolar, İskoçya’da 29.498 dolar, Portekiz’de 20.072 dolar, İtalya’da 21.211 dolar, Yunanistan’da 26.262 dolar, Güney Kore’de ise 30.528 dolar maaş alıyor. Aynı şartlarda bir öğretmen Türkiye’de yılda toplam 12.670 dolar, Macaristan’da ise 11.788 dolar kazanıyor. Okula yeni başlayan bir öğretmenin maaşı açısından OECD ortalaması 27.828 dolar.
OECD ülkelerinde en üst derecede olan bir ilköğretim okulu öğretmeninin ortalama maaşı 46.290 dolarken, Türkiye’nin üst derecedeki bir öğretmene verdiği yıllık maaş sadece 15.780 dolar.
OKUL TÜRÜ KADROLU ÖĞRETMEN SÖZLEŞMELİ ÖĞRETMEN
OKUL ÖNCESİ 25.650 16.319
İLKÖĞRETİM 409.318 36.134
ORTAÖĞRETİM 188.973 2.068
‘Evine Hoş Geldin Öğretmenim’
Elif Dürüst ile Şirin Yalçın’ın kurucusu olduğu Aralık Derneği, bu kez de eğitime yönelik bir sosyal sorumluluk projesinin startını verdi. Dernek, zor şartlar altında özveriyle çalışan öğretmenlere okullarının yanında lojman yapılmasını sağlamak için “Evine Hoş Geldin Öğretmenim” adlı bir kampanya başlattı. Aralık Derneği, bu kampanya sayesinde hem öğretmenlerin şark görevine gitme isteğini artırmayı hem de onların sıkıntı çekmeden okula ulaşıp eğitim verebilmelerini hedefliyor. Özyeğin Vakfı’ndan da lojistik destek sağladığı proje kapsamında ilk lojmanın Ağrı-Doğu Beyazıt’taki Sokmaya Köyü’nde bulunan Hüsnü M. Özyeğin İlköğretim Okulu yanında yapılmasına karar verildi. Devamında ise Ağrı-Doğubeyazıt’ın Bardaklı Köyü ve Urfa-Eğrice’deki lojmanlar gelecek. Her bir lojmanın 100 bin YTL’ye mal olacağı bu projenin üretim aşamasını Con/Imex Prefabrik İnşaat firması üstlendi. 72 metrekarelik 2 odalı lojmanların, öğretmenlerin tüm ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte düzenleneceği açıklandı.
Öğretmen annenin öğretmen kızı
Öğretmenlik mesleği için “En büyük idealimdi” diyor. 26 sene bu idealinin peşinden koşmuş ve binlerce öğrenciyi hayata hazırlamış. Öğrencileri arayınca çok seviniyor; ama onu mutlu eden başka bir şey daha var; o da kızı. Onunla ile aynı mesleği seçen, onun gibi mesleğine aşkla bağlı öğretmen kızı…
Çağla Özbakır’ın yüreğine ‘öğretme aşkı’ ortaokul yıllarında düşmüş. Bunda annesinin ve öğretmenlerden oluşan bir çevrede yetişmesinin etkisi olmakla birlikte, kararının netleşmesine İngilizce öğretmeni neden olmuş.
Öğretmenlik mesleği için “En büyük idealimdi” diyor Aycan Özbakır. Ve kızının da kendisiyle aynı mesleği seçmiş olmasından oldukça memnun. Çünkü bu durum, büyük bir aşkla bağlı olduğu mesleğinden kopmamasını sağlamış.
Çağla Özbakır: “Küçükken bez bebeklerimi yan yana dizip öğretmen gibi ders anlatırdım. İlkokul öğretmenimi taklit ederdim.”
Aycan Özbakır: “‘Çocuklara faydalı olabilecek miyim?’ diye düşünüp durdum. Ama bugün bile öğrencilerim tarafından aranıp sorulan bir öğretmen olduğuma göre galiba birazcık da olsa başarılı oldum.”
Aycan Özbakır… O emekli bir öğretmen. Onu pek çok öğretmenden farklı kılan şey ise 26 yıllık görev süresini doldurduğu yıl, yani emekli olduğu yıl, kızının onun görevini devralması. Annesinin emekli olduğu yıl öğretmenliğe başlayan Çağla Özbakır ise 10 yıldır öğretmenlik yapıyor.
Öğretmenlik mesleği için “En büyük idealimdi” diyor Aycan Özbakır. Ve kızının da kendisiyle aynı mesleği seçmiş olmasından oldukça memnun. Çünkü bu durum, büyük bir aşkla bağlı olduğu mesleğinden kopmamasını sağlamış. Öğretmenliğinin ilk gününden itibaren kızının yanında ona deneyimleriyle yardımcı olmuş, yol göstermiş.
26 yıllık öğretmenlik hayatının ilk gününü ise hiç unutamamış Aycan Özbakır. “Zeytinburnu’nda ilk olarak göreve başladım. Sınıfa girdiğim ilk gün çok heyecanlıydım. Kafamda bir sürü soru dolaşıp duruyordu. ‘Çocuklar benim hakkımda acaba ne düşünüyor? Mesleğimde başarılı olabilecek miyim? Çocuklara faydalı olabilecek miyim?’ diye düşünüp durdum. Ama bugün bile öğrencilerim tarafından aranıp sorulan bir öğretmen olduğuma göre galiba birazcık da olsa başarılı oldum.” diye konuşuyor.
Tatlı-sert bir öğretmen
Yerine göre sert, yerine göre ise arkadaş bir öğretmen olmaya çalışmış Aycan Özbakır.
Ve döneminin bütün zorluklarına mesleğine duyduğu aşkla göğüs germiş. Aycan Özbakır, öğretmenlik yaptığı yılları şöyle anlatıyor: “Bizim zamanımızda bu mesleği yapmak daha zordu, çünkü teknoloji bu kadar gelişmemişti. Velilere ulaşmak zordu, çoğunun evinde telefon yoktu. Bugünkü gibi çocukların bilgiye erişebilecekleri başka kanallarda yoktu. Dolayısıyla sizin donanımınızın çocuğun her türlü ihtiyacına cevap verecek, onun bütün sorunlarını çözecek durumda olması gerekiyordu. Her şeyi bilmeniz, her şey hakkında fikir sahibi olmanız gerekiyordu. Çünkü bilgi alabileceği bir tek yer olarak siz varsınız.”
Öğretmenliğin doğuştan gelen beceriler üzerine kurulu olduğunu da dile getiren Aycan Özbakır, yıllar sonra bile öğrencileri tarafından aranıyor almaktan oldukça hoşnut. “Eski öğrencilerim beni aradıklarında çok seviniyorum, çok heyecanlanıyorum.” diyor. Öğrencilerinin iyi yerlerde faydalı işler yapıyor olması ise duyduğu mutluluğun artmasına neden olduğu gibi gururlanmasına da vesile oluyor.
Bez bebeklerle öğretmenlik denemesi
Çağla Özbakır’ın yüreğine ‘öğretme aşkı’ ise ortaokul yıllarında düşmüş. Bunda annesinin ve öğretmenlerden oluşan bir çevrede yetişmesinin etkisi olmakla birlikte, kararının netleşmesine İngilizce öğretmeni neden olmuş.
Çağla Özbakır, o dönemi şöyle anlatıyor: “Çevremde hep öğretmenler vardı. Küçükken bez bebeklerimi yan yana dizip öğretmen gibi ders anlatırdım. İlkokul öğretmenimi taklit ederdim. Ama bu mesleği gerçekten yapmak istediğim fikri kafamda ortaokulda netleşti. Hatta hangi branşı okuyacağıma bile karar vermiştim. Bunda da İngilizce öğretmenimin büyük payı vardı. Çok seviyordum İngilizce öğretmenimi. ‘Ben de onun gibi olacağım. Deftere onun gibi imza atacağım, dersi onun gibi anlatacağım, öğrencilere onun yaklaştığı gibi yaklaşacağım’ diyordum. Şu anda üniversitede öğretmenlik yapıyor ve hala görüşüyoruz.”
Hem anne hem öğretmen
Öğretmen bir anneye sahip olmanın nasıl bir duygu olduğunu da anlatıyor Çağla Özbakır. Annesinin evde hem anne hem öğretmen olduğunu dile getiren Çağla Özbakır, “Evde anne gibiydi. Ancak ders çalışırken ilkokul öğretmenim gibi oluyordu. O vakitler ilkokul hocama benzetiyordum.” diye konuşuyor.
Kendisini göstermeyi seven bir öğrenci olduğunu, derslerde çok konuştuğunu da söylüyor. Öğrencilik hayatı boyunca hiç dayak yememiş; ama “Susun yoksa cetvel geliyor.” tehditlerini görmüş. “Öğrenciyken, öğretmen olunca hiç öğrencilerime bağırmayacağımı, sınıftan dışarı atmayacağımı, dövmeyeceğimi söylemiştim. Öyle de olmaya çalışıyorum” diye ekliyor.
‘Okurken öğretmenlik yaptım’
Çağla Özbakır, bu mesleğe tıpkı annesi gibi büyük bir aşkla bağlı. Bu öyle bir aşk ki; daha üniversite sıralarındayken anaokulu koridorlarında bulmuş kendini. “Kendimi gözlemlemek, yeterliliğimi arttırmak, eksik yönlerimi bulmak için eğitim fakültesindeyken bazı anaokullarında park-time olarak çalışmaya başladım. Ama gittiğim yerlere öğrenci olduğumu söylüyor, yardımcı olmalarını istiyordum. Dolayısıyla benim öğretmen olarak sınıf ortamı ile tanışmam üniversite üçte gerçekleşti.” diyor.
Şu anda bir özel okulda İngilizce öğretmenliği yapan Çağla Özbakır, mesleğinin ilk gününü ise hiç unutamıyor. İlk olarak ilköğretimde derse girmeye başlayan Çağla Özbakır, “Derse girdiğim ilk gün, minik öğrencilerimi küçükken ders anlattığım bez bebeklere benzettim. Sürekli İngilizce konuştuğum için dikkatlice; ama biraz da korkarak bana bakıyorlardı. O duyguyu çok iyi bilirim. Çünkü ortaokulda İngilizce hazırlık okurken hocamızın sürekli İngilizce konuşması ilk etapta bizi korkutmuştu. ‘Bütün yıl böyle mi geçecek, eyvah ne yapacağız’ demiştik. Onlarda da aynı ruh hali vardı gibi.”
Sonrasında ise birbirlerini çok sevmişler. Mesleğinin ilk yıllarındaki öğrencileri ile ‘facebook’ yardımı ile tekrar buluştuklarını anlatan Çağla Özbakır, konuşmasına şöyle devam ediyor: “Kocaman olmuşlar. Hatta bir öğrencim kucağında bebeği ile geldi. ‘Hocam ben evlendim bu da kızım’ dedi. Yani büyükanne bile oldum.”
Lise öğrencileri ile tanışma
İki yıllık ilköğretim macerasının ardından kendisini lisede buluvermiş. Bu durum ilk zamanlar onu korkutsa da zamanla onlarla iletişim kurmayı da başarmış. Çağla Özbakır, lise öğrencileri ile ilk yüzyüze geldikleri günü şöyle anlatıyor: “Birden bire karşımda büyük büyük adamları, genç kızları görünce açıkçası biraz ürktüm. Çünkü küçük yaş grubuna hitap etme konusunda bir deneyimim olmuştu; ama aynı yöntemler burada işe yaramayabilirdi. Dolayısıyla iletişim kuramamaktan korktum ve ilk dersimde onlardan bana yardımcı olmalarını istedim.”
Öğretmenlik yaparken hiç umutsuzluğa düşmemiş, yılgınlığa kapılmamış Çağla Özbakır. “Eğer elimdeki diploma her türlü yaş grubuna eğitim verebileceğini söylüyorsa, açıkçası ben bunu yaptım. Her yaş grubuna saldırdım, kendimi en iyi gösterebileceğim, en verimli olabileceğim yaş grubunun hangisi olduğunu araştırdım. Kendimi sürekli geliştirdim, çünkü öğretmenlik güncel olmayı, günceli yakalamayı gerektiren bir meslek.” diye konuşuyor.
İşin sihri
Öğretmenlik mesleğinin çok zor ve bir o kadarda önemli olduğunu dile getiren Çağla Özbakır, konuşmasına şöyle devam ediyor: “‘Öğretmenliğin en zor tarafını ne’ diye soracak olursanız. Bana göre, doğru yerde doğru cevabı verebilmek. Çünkü bir cümle ile öğrenci de kazanabilirsiniz kaybedebilirsinizde.” Bundan ötürü eğitim fakültelerinde verilen eğitimi eleştiriyor. Uygulama kısmına ağırlık verilmesini, staj süresinin bir yıla çıkarılmasını istiyor. Böylece öğretmenin daha donanımlı bir şekilde öğrencinin karşısına çıkabileceğini de sözlerine ekliyor.
Bütün mesleklerin çok önemli ve zor taraflarının bulunduğunu da aktaran Çağla Özbakır, öğretmenliğin farklı bir sihrinin bulunduğuna inanıyor. “Karşınızdaki şekle girecek bir hamur. O anlamda devamlı güncel olmam gerekiyor, devamlı iletişim içerisinde bulunman gerekiyor. Bu becerilere sahip olmak gerekiyor” diyor.
45 + 5 Çağla
Öğrencilik yıllarında öğretmenlerine pek çok lakap taktıklarını, şimdi kendisinin aynı durumda olduğunu söyleyen Çağla Özbakır, konuşmasına şöyle devam ediyor: “Öğrencilerim bana ‘45 + 5 Çağla’ lakabını takmışlar. Çünkü ben 45 dakikanın 45 dakikasını en verimli şekilde geçirmeye çalışıyorum. ‘Hocam bıraksalar tenefüste bile ders anlatacaksınız’ diye söyleniyorlar öğrencilerim. Üst üste iki dersim varsa o zaman da ‘Çağla hocayla maç başlıyor’ diyorlar.”
Çağla Özbakır, her ne kadar lakaplarından hoşnut gibi gözükse de “Daha enteresan yaratıcı şeyler bekliyordum” demekten de geri durmuyor.
İleride çocuğu olursa ve o da öğretmen olmak isterse onu destekleyeceğini de sözlerine ekleyen Çağla Özbakır, “Eğer onda da öğretmenliğin o sihri varsa, bu mesleği yapması için desteklerim. Çok da zorlanmaz diye düşünüyorum. Çünkü anne öğretmen, anneanne emekli öğretmen.” diyor.
Doğudan batıya bir öğretmen hikayesi
Arzu Can… 27 yaşında genç bir öğretmen o. Ve içindeki ‘öğretme’ aşkı, batıdan doğuya taşımış onu. “Tayinimin özellikle doğuya çıkmasını istedim. Bunu hem kendim hem de orada büyük bir istekle öğretmen bekleyen öğrenciler için istedim” diyor. Öğretmen lojmanı sınıf yapılan bir köyde iki kış öğretmenlik yapmış. Arzu Can şimdi İstanbul’da yeni öğrencilerini hayata hazırlıyor; ama Öğretmenler Günü’nde kendisine evlerindeki yapma çiçekleri getiren ilk öğrencilerini hiç unutamıyor.
“Güneydoğu’da öğretmen olmak bir hayli zorlu, ama bir o kadar da keyifli ve mutluluk vericiydi. Ben sizin de bildiğiniz gibi Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde bir köy okulunda görev yaptım. Her şeyden önce ulaşım bizim için en büyük sorundu. Çünkü okulun lojmanını sınıf yaptıkları için okulda kalmak mümkün değildi.”
“Ben üniversitede genellikle teorik dersler gördüm. Uygulamalı eğitimi son sene ve haftada bir gün şeklinde gördük. Bence bu yetersizdi. Bunun yerine uygulamalı dersler 4 seneye yayılsa çok daha yararlı olur.”
- ÖSS’nin yapısından kaynaklanan sorunlar nedeniyle pek çok genç istedikleri meslekleri okuyamıyorlar. Öğretmenlik istediğiniz bir meslek miydi? Bu mesleğe ilişkin hayalleriniz nelerdi?
Evet, gerçekten eğitim sistemimizin çarpıklığından dolayı birçok genç istediği bölümü okuyamıyor; ama ben kendimi bir nebze şanslı hissediyorum, çünkü hayalimdeki meslek değilse de çok istediğim ikinci mesleği okuyabildim. Hayalim ise, atamam nereye çıkarsa çıksın, gidip bir an önce mesleğime başlamak ve geleceğe güvenle bakabilen, araştırmacı öğrenci yetiştirmekti. Tayinim ilk olarak doğuya çıktı. Aslında özellikle doğuya çıkmasını istedim. Bunu hem kendim hem de orada büyük bir istekle öğretmen bekleyen öğrenciler için istedim.
- İlk görev yeriniz Diyarbakır ve bir köy okuluydu. Öğrencilerle karşı karşıya geldiğinizde neler hissettiniz?
Öğrencilerimle ilk karşı karşıya geldiğimde çok heyecanlıydım. Onlarda da aynı heyecanı hissettim; ama bana göre daha rahattılar, çünkü onlar benim ilk öğrencilerimdi; ama ben onların ilk öğretmenleri değildim.
- Doğu ya da Güneydoğu’da öğretmenlik yapmanın zorlukları nelerdi?
Güneydoğu’da öğretmen olmak bir hayli zorlu, ama bir o kadar da keyifli ve mutluluk vericiydi. Ben sizin de bildiğiniz gibi Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde bir köy okulunda görev yaptım. Her şeyden önce ulaşım bizim için en büyük sorundu. Çünkü okulun lojmanını sınıf yaptıkları için okulda kalmak mümkün değildi ve ulaşımı kendi imkanlarımızla çözmeye çalışmamız gerekiyordu. Milli eğitim maalesef bu anlamda hiç arkamızda değildi. Bir diğer sorunumuz ise ısınmaya ilişkindi. Ben Diyarbakır’da 2 kış geçirdim ve iki kış boyunca tezek yakarak ısındık, daha doğrusu ısınmaya çalıştık. Bunlar başlıca sorunlarımızdan yalnızca birkaç tanesiydi. Ama bütün bu zorluklara göğüs germemizi, görmezden gelmemizi sağlayan çok önemli bir şey vardı. O da öğrencilerinizdi. Onların bakışları, bakışlarındaki sıcaklık, içtenlik ve doğallık yok mu; birçok zorluğa göğüs germemizi sağlamaya yetti.
- Kısa bir süre önce İstanbul’a tahininiz çıktı. Mesleğe ilk başladığınız yeri, ilk öğretmenlik heyecanını yaşadığınız öğrencilerinizi bırakıp İstanbul’a gelmek zor oldu mu?
Elbette ki çok zor oldu. O bölgedeki okul imkanlarını ve bölge şartlarını biraz daha iyileştirseler, eminki bir çok öğretmen oradan gelmek istemez. Çünkü orada öğretmenlik yaparken aldığım haz ve mutluluk tarif edilemez.
- Şu anda İstanbul’da sözleşmeli öğretmenlik yapıyorsunuz. Güneydoğu’da öğretmenlik yapmakla İstanbul’da öğretmenlik yapmak arasındaki farklar nelerdir? Orada öğretmen olmak çok zordu, çünkü oradaki çocuğa “A’dan Z’ye” her şeyi siz öğretiyorsunuz. Hatta çoğu zaman velilere de öğretiyorsunuz. Bu çok büyük bir sorumluluk. Yapacağınız tek bir yanlış yönlendirme oradaki çocuğun hayatına mal olabilir. İstanbul’da öğretmenlik yapmak da önemli, buradaki öğrencilere, ailelere yönelik de önemli görev ve sorumlulukların var; ama bence doğuda bu çok daha öncelikli.
- Uzun bir süredir sözleşmeli öğretmenlik yapıyorsunuz. Sözleşmeli öğretmenliğin sıkıntıları, zorlukları nelerdir?
Bence bu çok önemli bir konu. Çünkü sözleşmeli ve kadrolu öğretmen ayırımına gidilmesini hiç anlamıyorum. Kadrolu öğretmenlerle aranızdaki tek fark sınavdan almış olduğunuz beklide sadece 0.01 puanlık fark. Onun dışında kadrolu öğretmen de sözleşmeli öğretmen de aynı okuldan mezun oluyor, aynı eğitimi alıyor, aynı eğitimi veriyor; ama biri sözleşmeli biri kadrolu. Bu duruma bir örnek verecek olursak; kadrolu öğretmen doğum yaptığı zaman bir sene ücretsiz izne ayrılabiliyor; ama sözleşmeli öğretmenin böyle bir hakkı yok. Ücretsiz izin alamıyor. Neden? Aradaki fark ne? Sonuçta ikisi de anne değil mi? Tabi, sözleşme öğretmenlik ile kadrolu öğretmenlik arasındaki farkları, sıkıntıları daha böyle birçok olayla örnekleyebiliriz.
- Öğretmenlerin almış oldukları ücretler hep gündemde. Bu durum zaman zaman öğretmenler ile hükümetin arasının da gerilmesine neden oluyor. İstanbul gibi bir şehirde öğretmen maaşı ile geçinmek kolay mı?
İstanbul çok pahalı bir şehir ve aldığımız maaş tabiî ki yetmiyor. Zaten yettiğinin düşünülmesi de doğru olmaz, sonuçta Türkiye’nin durumu ortada. Devlet memurları arasında bir kıyaslama yapacak olursak öğretmenler gerçekten en az maaşı alıyorlar. Öte yandan yaptığımız işe, aldığımız sorumluluğa bakacak olursanız, biz geleceğin öğretmenlerini, doktorlarını, bakanlarını yani kısacağı Türkiye’nin geleceğini yetiştiriyoruz ve geçim kaygısı yaşarken ne kadar verimli olabiliriz ki! Bu çok hassas bir konu; ama maalesef gereken özen ve önem verilmiyor.
- Öğretmenlik yaptığınız yılları göz ününe alacak olursanız üniversitede aldığınız eğitim sizce yeterli mi? Öğretmen eğitiminde ne tür yeni düzenlemelere gidilmeli?
Ben üniversitede genellikle teorik dersler gördüm. Uygulamalı eğitimi son sene ve haftada bir gün şeklinde gördük. Bence bu son derece yetersizdi. Bunun yerine uygulamalı dersler 4 seneye yayılsa ve bu dört senede ilköğretim birinci sınıflar öncelikli olmak üzere birden beşe kadar tüm sınıflarda derslere girebilsek çok daha yararlı olur. Burada şunu da eklemek istiyorum: Okuduğum üniversiteden ve aldığım eğitimden gerçekten memnunun; ama dediğim gibi uygulamaya ağırlık verilse bence başarı daha yüksek noktalara taşınır, öğretmen mesleğini yaparken öğrenmemiş olur.
- İlk öğretmenler gününüzde neler yaşadınız, neler hissettiniz?
İlk öğretmeler günüm de öğrencilerim sınıfımızın tahtasına ‘Öğretmenler Günü’ ile ilgili ve bana olan sevgilerini anlatan yazılar yazmışlardı. Ben derse girince hepsi birden öğretmenim şarkısını söylemeye başladılar. Bazı öğrencilerim evlerinde bulunan vazolardaki yapma çiçekleri getirmişlerdi. Dalından çiçek koparıp getirmemişlerdi bana, çünkü ben onlara çiçekleri koparıp öldürmemelerini söylemiştim. ‘Size çiçek koparacaktık; ama çiçekleri öldürmek istemedik. O yüzden yapma çiçek getirdik’ dediler. Bu beni daha da duygulandırmıştı.